PR – M – 0057
TAZMİNAT HUKUKUNDA ÇALIŞMA SÜRELERİNİN HESAPLANMASI:
Aktif ve Pasif Dönem Ayrımı
Tazminat hukukunda zarar hesabı yapılırken en temel unsurlardan biri, zarar gören kişinin çalışma gücünü ne süreyle kaybettiği ya da destekten yoksun kalma halinde vefat edenin ekonomik katkısının hangi zaman aralığında gerçekleşeceğinin yani çalışma süresinin doğru belirlenmesidir. Özellikle iş kazası, trafik kazası veya cismani zarar hallerinde; iş göremezlik tazminatı ve destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanırken “aktif çalışma süresi” belirleyici rol oynar. Hesaplamalar yapılırken bir yandan mağdurun fiilen çalıştığı ya da çalışabilecek durumda olduğu süre dikkate alınırken, diğer yandan da olaydan sonra çalışmaya devam edebileceği öngörülen dönem, yani kalan aktif süresi hesaba katılır. Bu sürelerin tespiti yalnızca teknik bir işlem olmayıp, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve bireysel koşullara göre hakkaniyetli bir değerlendirme yapılmasını gerektirir.
Tazminat hesaplamalarına ilişkin genel ilkeler Türk Borçlar Kanunu’nun 50. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Zarar görenin, uğradığı zararı ve bu zararın failin hukuka aykırı eyleminden kaynaklandığını ispat yükümlülüğü TBK m.50’de açıkça ifade edilmiştir. Hâkim ise TBK m.51 gereğince tazminatın miktarını ve ödeme şeklini, olayların olağan akışını ve zarar görenin durumunu dikkate alarak takdir eder. Özellikle beden bütünlüğünün ihlali veya ölüm halinde talep edilebilecek zarar kalemleri arasında kazanç kaybı, iş göremezlik ve destekten yoksun kalma gibi kalemler yer alır. Bu zarar kalemlerinin her biri, doğrudan aktif çalışma süresine bağlı olarak hesaplanır.
Aktif Çalışma Süresi
Aktif çalışma süresi, bir kişinin ekonomik üretim kapasitesine sahip olduğu, başka bir ifadeyle gelir elde etmesi beklenen dönemi ifade eder. Uygulamada genellikle 18 yaşından itibaren başlayarak emeklilik yaşı olarak kabul edilen 60 ya da 65 yaşına kadar süren bir dönem esas alınır. Ancak bu süre sabit olmayıp, kişisel koşullar, mesleki nitelikler ve sağlık durumu gibi etkenler çerçevesinde değişiklik gösterebilir. Fiilen çalışılmış süre, yani zarar doğuran olay tarihine kadar geçen süreyle birlikte, olay tarihinden itibaren mağdurun çalışmaya devam etme potansiyeli bulunduğu dönem, birlikte değerlendirilir. Bu ayırım özellikle iş kazaları ve trafik kazaları gibi olaylarda tazminat hesabının geçmişe ve geleceğe dair doğru projeksiyonlarla yapılmasını sağlar.
Zarar görenin gerçekten çalışıp çalışmadığı, bunu belgelerle ispatlayıp ispatlayamadığı büyük önem taşır. SGK kayıtları, işyeri yazıları, maaş bordroları gibi belgeler fiili çalışma durumunun tespitinde esas alınır. Ancak belgelenemeyen durumlarda, bilirkişiler ve mahkemeler genellikle asgari ücret veya emsal meslek kazancı üzerinden bir varsayım yapar. Meslek gruplarının özellikleri de bu noktada belirleyicidir. Ağır ve yıpratıcı işlerde çalışanlar için aktif çalışma süresi daha kısa öngörülebilirken, kamu çalışanları veya akademisyenler gibi mesleklerde emeklilik sonrası da çalışmaya devam edilebileceği kabul edilebilir. Bu çerçevede, örneğin Emekli Sandığı Kanunu’nda bazı meslek grupları için özel emeklilik yaş sınırları öngörülmüş olup, bu sınırlar zarar hesabında dikkate alınmalıdır.
Kişinin yaşı, sağlık durumu, mevcut bir engeli ya da ağır hastalığı bulunması gibi bireysel faktörler de aktif sürenin sınırlandırılmasına neden olabilir. Örneğin ileri yaşta bir kişi ya da doğuştan engelli bir birey için çalışma potansiyelinin daha kısa süreli olması, hesaplamalara doğrudan etki eder. Diğer yandan, kişinin düzenli gelir elde etmesine rağmen bu gelirin belgeyle ispatlanamaması halinde asgari ücretin esas alınması, zarar görenin aleyhine sonuçlar doğurabileceğinden, Yargıtay kararlarında bu konudaki yorumlarda her somut olayın özelliklerine göre esnekliğe gidilmesi gerektiği ifade edilmektedir.
Bilirkişi raporları, tazminatın miktarının belirlenmesinde temel dayanak olup, genellikle aktüeryal hesap yöntemleri esas alınır. Bu hesaplamalar, olay tarihinden rapor tarihine kadar geçen sürede fiilen bilinen verilerle yapılır. Bu döneme “bilinen dönem” denir ve bu sürede zarar görenin gerçek gelirine ulaşılabiliyorsa bu gelir esas alınır. Eğer zarar gören kişinin gelirini belgeleyememesi söz konusuysa, Yargıtay ve bilirkişiler genellikle asgari ücret ya da emsal meslek kazancı üzerinden bir hesaplamaya gider.
Bilinen dönem sonrası için yapılan öngörüler ise “bilinmeyen dönem” olarak adlandırılır. Bu döneme ilişkin projeksiyonlarda yıllık %10 ücret artışı ve %10 iskonto uygulanması Yargıtay tarafından yerleşik olarak benimsenmiştir. Bu hesaplamalar yapılırken zarar görenin emeklilik yaşına kadar çalışabileceği kabul edilir; emeklilik sonrası dönem ise “pasif dönem” olarak tanımlanır.
Pasif Çalışma Süresi
Pasif dönemde zarar hesabı, aktif dönemdeki hesaplamalardan farklılık gösterir. Emeklilik sonrası kazanç beklentisi azaldığı için, bu dönemde tazminat genellikle asgari ücret düzeyinde varsayılan bir gelir üzerinden hesaplanır. Ancak işçi, normal emeklilik yaşından önce emekli olmuşsa, aktif dönem hesabı sadece emeklilik tarihine kadar yapılmalı, sonrasında ise pasif dönem esas alınmalıdır. Başka bir ifadeyle, tazminata konu olay gerçekleştiğinde işçi zaten emekli ise ve bu emeklilik normal emeklilik yaşından önce gerçekleşmişse, emeklilik tarihinden sonraki gelir kaybı pasif dönem üzerinden hesaplanır. Böylece, işçinin emekli olduğu tarih zarar hesabında belirleyici olur.
Zararın gerçek miktarının belirlenmesi için iş göremezlik oranı esas alınmakta; bu oran, hesaplanan dönem zararları toplamıyla çarpılarak gerçek zarar miktarı tespit edilmektedir. Karşı kusur varsa, zarar bu oran kadar indirilmektedir. SGK tarafından iş kazası sigortası kapsamında bağlanan gelirlerin peşin sermaye değeri ise hesaplanan tazminattan tenzil edilmek suretiyle kalan zarar belirlenmektedir. Peşin sermaye değeri 5510 Sayılı Kanunun 3. Maddesinde :”Peşin sermaye değeri: Kurumca, bu Kanunun ilgili maddelerinde belirtilen giderlerin yaş, kesilme ihtimali ve Kurumca belirlenecek iskonto oranı dikkate alınarak hesaplanan tutarı” şeklinde tanımlanmış olup işverence ya da üçüncü bir kişi tarafından yapılan ödemelerin toplam zarardan düşülmesiyle elde edilir. Böylece, zarar görenin çifte tazminat almasının önüne geçilmekte ve sadece karşılanmamış gerçek zararın giderilmesi hedeflenmektedir.
Tüm bu açıklamalar ışığında, tazminat hesaplamalarında aktif çalışma süresi, sadece matematiksel bir veri değil; kişinin sosyal, ekonomik, sağlık ve mesleki koşullarıyla iç içe geçmiş bir değerlendirme alanıdır. Tazminatın hakkaniyete uygun olarak belirlenebilmesi, bu sürenin sadece kronolojik değil, içerik bakımından da doğru yorumlanmasını gerektirir. Yargıtay içtihatları ve bilirkişi uygulamaları da bu yönde gelişmeye devam etmekte; böylece adalete uygun ve nesnel hesaplamaların yapılabilmesi hedeflenmektedir.
03.03.2026
Senagül YURTSEVER
Stajyer